Obsesif Kompulsif Bozukluk Üzerine

Obsesif Kompulsif Bozukluk

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) obsesyonlar ve kompulsiyonlar olmak üzere iki ana semptom ile karakterizedir. Obsesyonlar, bir kişinin zihninde istemsizce beliren ve kaygı, korku veya iğrenme ile sonuçlanan sıkıntı verici ve süreklilik gösteren düşünce, imge veya dürtülerdir. Bu düşüncelerin genellikle oldukça rahatsız edici olması nedeniyle kişi bu düşüncelere direnmeye, onları görmezden gelmeye veya onları uzaklaştırmaya çalışır ancak bu düşünceleri uzaklaştırmaya çalışmak genellikle daha sık tekrarlanmalarına sebebiyet vermektedir. Bu yüzden kaygı uyandıran düşünceler söz konusu olduğunda, onlardan kaçmak imkansızdır. Obsesyonlara sahip olan kişi bu durumun bir sonucu olarak birtakım kompulsiyonlar geliştirecektir. Kompulsiyonlar, obsesif düşüncelerin yarattığı kaygıyı azaltmak veya önlemek için geliştirilen tekrarlayıcı düşünce ve davranışlardır (Abramowitz and Reuman, 2020; Drummond and Edwards 2018). Buna karşın kompulsiyonlar kişinin obsesyonları ile gerçekçi bir şekilde bağlantılı değildir ve oldukça aşırı bir formda görülebilir. Bir kompulsiyonun gerçekleştirilmesinin ardından yaşanan rahatlama hissi ve anksiyetenin azalması birey için bir ödül görevi görmektedir (Drummond and Edwards, 2018). Edimsel koşullanmanın bir örneği olan bu düşünce-davranış döngüsünde kompulsiyonlar olumlu pekiştireç rolünü oynamaktadır. Olumlu pekiştireç rolündeki bu kompulsiyonlar, bireyin ödüllendirici bulduğu bir sonuç sağlayarak davranışı güçlendirecek ve kaygı seviyesini azaltıcı kompulsif davranışların gerçekleştirilme eğilimini artıracaktır (Skinner, 1971).

OKB’nin yaşam boyu yaygınlık oranı ülkeler arası farklılık göstermektedir (Karamustafalıoğlu, 2010). İsviçre’de yürütülen bir çalışmada OKB için yaşam boyu yaygınlık oranı %3,5 (erkekler %1,7, kadınlar %5,4) olarak saptanmıştır. Vakalarda OKB’nin başlangıcı %70 oranında 20 yaşından önceye tekabül etmekle beraber yalnızca üçte bir tedavi oranı çalışmanın diğer bulguları arasındadır (Angst et al., 2004). Bunun yanı sıra Türkiye’de 18 yaş üzerindeki 3012 kişiyle yapılan bir araştırmada OKB’nin bir yıllık prevalansı %3; lise son sınıfta olan 4719 kişi ile yapılan bir diğer araştırmada ise prevalans %5,9 olarak saptanmıştır (Telcioğlu, 2000; Akbaba ve ark., 2010).

OKB’nin Etiyolojisi

Literatürde OKB’nin ortaya çıkışını ve sürdürücü mekanizmaları açıklamak üzere pek çok farklı araştırma yapılmış ve çeşitli modeller sunulmuştur. Genetik bağlantısını araştırmaya yönelik çalışmalar, diğer psikolojik rahatsızlıklara benzer şekilde OKB’nin de tek bir genden kaynaklanmadığını, birden çok genin OKB ile ilişkili olabileceğini ancak bu ilişkinin genler arası etkileşimlerle ve gen-çevre etkileşimleri sebebiyle değişime uğrayabileceğini vurgulamıştır. Başka bir deyişle, bir ailede OKB’ye karşı genetik yatkınlık olsa dahi her bir aile üyesinin OKB’den muzdarip olacağı düşüncesi bir yanılgıdır. Çünkü araştırmalar, genlerin kendilerini ifade etme biçimlerinin dış olaylar tarafından değiştirilebileceğini göstermektedir. Aynı aile içindeki bazı bireylerin hastalığı geliştirme eğiliminin diğerlerine oranla daha az olması ise bir tür dayanıklılığın; bu dayanıklılık da kısmen kalıtsal, kısmen de yetiştirme ve erken yaşam deneyimlerinin bir sonucu olarak görülmektedir (Samuels, 2009; Drummond and Edwards, 2018).

Genetik araştırmalarına ek olarak alan yazında OKB’nin etiyolojisini anlaşılabilir kılmak üzere geliştirilmiş birçok bilişsel model de mevcuttur. Biyolojik veya işlevsel anomalilerin varlığı üzerine kurulmuş OKB modellerinin aksine bilişsel modeller, OKB semptomlarının normal düşünme ve öğrenme süreçlerindeki yorumlamalardan kaynaklandığını varsaymaktadır (Abramowitz, 2005). Bunun sebebi, aslında istenmeyen, anlamsız düşünceler pek çok insan tarafından deneyimleniyor olmasıdır. İnsanların birçoğu, bu tür istenmeyen düşüncelerin -ne kadar anlamsız, üzücü, şiddet içeren, iğrenç olursa olsun- gerçekçi bir tehdit oluşturmadığının bilincinde olarak, bu düşüncelerin zihinlerinden geçip gitmesine çok önem atfetmezler ve bu düşünceler hakkında hiçbir şey yapmazlar. Sonuç olarak, bu tür düşünceler, bilincin içinde ve dışında zararsız bir şekilde kalır ve bir süre sonra da etkinliklerini yitirirler. Ancak, bir kişi bu tür düşünceleri çok önemli veya tehdit edici olarak değerlendirirse, aslında zararsız olan bu düşünceler yüksek derecede sıkıntı uyandırmaya ve klinik obsesyonlara dönüşmeye başlayacaktır. Bilişsel modellerin temel önerisi bu tema üzerinden kurulmaktadır. Bilişsel modeller obsesyonların, bireyin duyarlı hale geldiği temel uyaranlara kendine özgü verdiği tepkilerden kaynaklandığını öne sürmektedir (Abramowitz, 2005).

Sunulan çok sayıda bilişsel modelin OKB’yi ortaya çıkaran ve sürdüren mekanizmalar üzerine temel varsayımları benzer içerikli düşüncelere, dürtülere ve imgelere sahip OKB’li bireylerin, OKB’si olmayan bireylere kıyasla bu düşüncelere dair işlevsiz inançlara sahip olmasıdır. Bu işlevsiz inançlardan biri, istenmeyen düşüncelerden yola çıkarak kişinin kendisine veya bir başkasına zarar verme olasılığı üzerine abartılmış bir sorumluluk hissetmesidir (Salkovskis, 1989). Bir diğeri ise cinsellik, saldırganlık, dini değerlere hakaret içerikli düşünce, imge ve dürtülerin anlamının bireysel ahlak sistemi içerisinde hatalı yorumlanması ve bu tür düşüncelerin bir sonucu olarak kişinin kendisini ahlaksız ve tehlikeli olarak tanımlamasıdır (Rachman, 1998). Clark (2006) ise istenmeyen zorlayıcı düşüncelerin, dürtülerin ve imgelerin engellenmesi gerektiği şeklinde işlevsiz inanca sahip kişilerin bir tür düşünceyi kontrol etme çabası gösterebileceklerini belirtmiştir.

Obsesif kompulsif bozukluğu olan bireyler sıklıkla, bir şeylerin tam olarak doğru olmadığına dair rahatsız edici düşünceler ve bu düşünceler etkisini yitirene dek ritüelleştirme, tekrarlayıcı davranışlarda bulunma ihtiyacı bildirmektedirler. Bu durumdan hareketle pek çok teorisyen mükemmeliyetçiliğin obsesif kompulsif bozuklukla ilişkili olduğu varsayımında bulunmuştur. Mükemmeliyetçiliğin ölçümündeki farklılıklara rağmen, OKB ile ilişkili olduğu araştırma sonuçlarından açıkça görülmektedir (Frost and Steketee, 1997; Coles et al., 2002; Sametoğlu et al., 2021). Öyle ki Pozza et al. (2019), çocukluk çağında görülen mükemmelliyetçiliğin gençlik yıllarında gelişen OKB semptomlarının erken yordayıcısı olabileceğini belirtmiştir. Mükemmeliyetçilik üzerine yapılan bir diğer araştırmada, orta derecede mükemmeliyetçilerin ve yüksek derecede mükemmeliyetçilerin bulunduğu iki ayrı grup oluşturulmuştur ve her bir gruba farklı düzeylerde sorumluluk koşulları yüklenerek belirli görevlerde gösterdikleri davranışlar incelenmiştir. Sonuçlar, her iki grupta bulunan katılımcıların yüksek sorumluluk koşulunda düşük sorumluluk koşuluna göre daha fazla kontrol etme davranışı gösterdiği yönündedir. Buna ek olarak, yüksek sorumluluk koşulunda yüksek derecede mükemmeliyetçi grup, orta derecede mükemmeliyetçi gruba göre olumsuz sonuçlar üzerinde daha fazla sorumluluk algıladıklarını bildirmişlerdir (Bouchard et al., 1999). Bu sonuçlar, mükemmeliyetçilik eğiliminin, bireylerin olumsuz olaylar için algıladıkları sorumluluk düzeylerini abartmaya yatkın hale getirebileceğini göstermiş; Salkovskis’in (1989) öne sürmüş olduğu abartılmış sorumluk algısının gelişiminde mükemmeliyetçilik eğiliminin rolünü ortaya koymuştur.

Özetle, OKB’nin bilişsel modelleri, çocukluk döneminde gelişen ve OKB’nin etiyolojisinde ve sürdürülmesinde rol oynayan dört tür inanç tanımlamıştır. Bunlar; abartılmış sorumluluk algısı, aşırı tehdit algısı, düşüncelere abartılı önem atfetme ve kontrol etme eğilimi ve mükemmeliyetçiliktir. OKB’nin bilişsel modeli kişinin zihninde beliren istenmeyen düşünceleri kişisel olarak sorumlu olduğu birer tehdit olarak yorumlamasıyla obsesyon ve kompulsiyonların geliştiğini öne sürmektedir. Kaygıya yol açan bu durumun karşısında kişi, rahatsızlığı hafifletmek ve korkulan sonuçları önlemek için bu inatçı, tekrarlayıcı düşünceleri ortadan kaldırmaya çalışacak, ancak bu tepki, yani kompulsiyonlar, bu düşünce, imge ve dürtülerin sıklığını paradoksal olarak artıracaktır. Kompulsif ritüeller, obsesyonları sürdürürken aynı zamanda kişinin işlevsiz inanç ve yorumlarının doğruluğunu değerlendirmesini de engellemeye devam etmektedir. Böylece istenmeyen bu tekrarlayıcı düşünceler kalıcı bir hale gelmekte ve klinik obsesyonlara dönüşmektedir. (Abramowitz and Reuman, 2020).